Enerjide devletleştirme ve bunun finansmanı

Eğer önümüzdeki siyasi kısıtların başında bugünkü muhalefetin oluşturacağı bir iktidar koalisyonu varsa, bedel ödemesiz bir kamulaştırma/devletleştirme seçeneğinin baştan dışlandığını bilmek gerekir.

Enerjide devletleştirme ve bunun finansmanı

Oğuz Oyan

Enerji krizinin toplumun en yakıcı gündemine dönüştüğü günlerden geçilmekte. Bu kriz öncelikle faturalara yansıyan çok yüksek fiyat artışları üzerinden vurmakta. Elektrik ve doğalgaz kesintileri de buna eklenmekte. Kaldı ki faturalarını ödeyemeyen yüz binlerce düşük gelirli yurttaş zaten epeydir elektrik ve doğalgaz kesintileriyle baş etmeye çalışmakta. Özetle, çiftçisinden sanayicisine toplumun tüm üretici kesimleri ile tüm tüketici halk kesimleri bu fatura teröründen ve enerji kesintilerinden muzdarip ve bu, önemli kitle tepkilerine yol açmakta.

Tepkiler öncelikle elektrik dağıtım şirketlerini ve iktidarı hedefe koyuyor. Dolayısıyla enerji özelleştirmelerinin ne denli sorunlu olduğu da toplumun daha fazla gündemine girmeye başlıyor. AKP iktidarı istemeden toplumda bir bilinç sıçramasına yol açmış bulunuyor; muhalif medyadaki tartışmalar da bunda çoğaltan etkisi yapıyor. Özelleştirme şampiyonu AKP siyasetçileri bu alışılmadık tepkilerden son derece şaşkınlar. Sorumluluğu muhalefete atmaya kalkacak kadar ipin ucunu kaçırmaları da bu şaşkınlığın sonucu. Attıkları küçük geri adımlar, gıdada KDV indirimleri gibi hamleler de tepkileri yatıştıramıyor.

Enerjideki özelleştirmeye karşı halk tepkilerinin geldiği noktada ana muhalefet partisi lideri elektrik dağıtımında yeniden devletleştirmeyi savunabiliyor; DEVA partisinin bir sözcüsü bir TV programında, elektrik dağıtımındaki özelleştirmenin yanlış olduğunu -kendi görüşü olduğu kaydıyla bile olsa- söyleyebiliyor. Bu gelişmeler, bir iktidar değişimi olasılığında elektrik sektöründe, en azından bunun dağıtım ayağında bir devletleştirmenin toplumsal meşruiyetinin oluşmakta olduğunu gösteriyor. Sol hareketler açısından bu hem önemli bir kazanım hem de yeni siyasi iktidarın “öncelikli işler” programına alınmasının mücadelesi olarak görülmelidir.

Nasıl bir devletleştirme?

Burada ikili bir ayrım yapılabilir. Eğer bir sosyalist devrim sonrasının programını konuşuyor olsaydık, devletleştirmenin kapsamını bazı çok öncelikli sektörlerle (enerji, KÖİ’ler) sınırlı tutmaz, maksimalist bir programı tartışıyor olurduk. Üstelik böyle bir olasılıkta hem devletleştirmeler için hiçbir bedel ödenmesi düşünülmez hem de finansman yöntemleri burada tartışacağımız çerçeveyle sınırlı tutulmazdı. Ama önümüzde duran daha sıradan yani sistem içi bir siyasi değişime göre politika geliştirmekse, “yapılabilir” olanların sınırlarını nereye kadar zorlayabileceğimiz üzerine fikir üretmeliyiz.

Eğer önümüzdeki siyasi kısıtların başında bugünkü muhalefetinin oluşturacağı bir iktidar koalisyonu varsa, bedel ödemesiz bir kamulaştırma/devletleştirme seçeneğinin baştan dışlandığını bilmek gerekir. Kaldı ki uluslararası tahkim sorununu da (elbette “mücbir” sebepleri de zorlayarak) denkleme dahil etmek gerekecektir. Bu koşullarda, enerji ve KÖİ alanlarında devlet mülkiyeti ve işletmesine dönüş adımlarının öncelikle “uzlaşma” temelli atılmak isteneceğini öngörmek gerekir. Tam da bu nedenle şirketleri kayıracak uzlaşma biçimlerine karşı ciddi bir toplumsal muhalefetin örgütlenmesi sorumluluğu da sol hareketlerin omuzlarında durmaktadır. Özelleştirmelerin ve “yap-işletlerin” kaymağını yemiş şirketlere, bir de “sektörden çekilme tazminatları” ödenmesinin hiçbir ahlaki karşılığı bulunmamaktadır. Toplum vicdanında da karşılığı yoktur.

Öte yandan, devletleştirmenin maliyetleri sadece şirketlere “bedel” ödemekle sınırlı kalmayacaktır. Özellikle elektrik sektöründe yıllardır ihmal edilen altyapı yatırımlarının devletçe karşılanması gerekecektir ve bu muhtemelen daha büyük kaynaklar gerektirecektir. Demek ki konu salt enerji ve KÖİ alanlarıyla sınırlansa bile kaynak sorunu ciddidir.

Bir diğer mesele de elektrikte salt dağıtım aşamasının devletleştirilmesiyle yetinilemeyeceğidir. AKP döneminde elektrik üretiminde de yüzde 82’ye varan bir özelleştirme düzeyine ulaşılmıştır. Elektrikte üretim-iletim-dağıtım bütünleşik bir sistemin parçalarıdır ve yalnızca dağıtım aşamasına el atılmakla sonuç alınamaz. Bu arada umalım ki AKP giderayak TEİAŞ’ın yani iletim aşamasının da özelleştirilmesini bir oldubittiye getirmesin.

enerjide-devletlestirme-ve-bunun-finansmani-982825-1.
Boğaziçi Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin merkez binası.

Ne çapta bir finansman?

Enerji faturalarının yükünü azaltmak da yeni siyasi iktidarın sorumluluğunda olacaktır. Salt devletleştirmeye bağlı olarak sağlanabilecek maliyet indirimlerinin veya farklı bedeller üzerinden faturaların şişirilmesinin son bulmasının etkileri sınırlı kalacaktır. Konut abonelerinin elektrik ve doğalgaz tüketiminden alınan KDV oranının yüzde1’e indirilmesi ve diğer vergilerin kaldırılması gerekmektedir. Öte yandan son zamların geri alınması da artık muhalefetin vazgeçilemez vaatleri arasına girmiştir.

Ancak mesele son zamlarla sınırlı değildir. Türkiye’de ciddi bir enerji yoksulluğu (düşük gelirlilerin enerjiye erişimindeki mali kısıtlar) ve enerji yoksunluğu (çağdaş enerji hizmetlerine hiç erişememe) sorunları vardır. Bu kesimlere devletin mutlaka mali veya fiziki destek sağlaması, var olan desteklerin anlamlı ölçülerde artırılması gerekir. (Bkz: O. Türkyılmaz, A. Konukman, M. Kayadelen, “Demokratik Enerji Programı Üzerine Notlar”, Türkiye’nin Enerji Görünümü 2020, TMMOB Makine Mühendisleri Odası, s.448).

Ama dahası vardır: Dünya enerji/petrol piyasasının dinamik ve dalgalı karakterini etkilemek büyük petrol üreticisi ülkelerin bile çapını aşmaktadır; Türkiye’nin ise esamesi bile okunmaz. Bu piyasaların ibresi bir süredir artış yönündedir; dolayısıyla buradan gelecek fiyat artışları ister istemez içeriye yansıyacaktır. Buna bir de TL’nin dolar karşısında zayıflığı ve en azından enflasyonist artışa bağlı olarak değer yitirme eğilimi eklenirse, içerdeki enerji fiyatlarına çifte yansıma olmaktadır.

TL’nin değer kaybını durdurarak buna kısmi bir çözüm üretilemez değildir. Ama iktidar bir süre bunun tam tersine angaje olmuş, 2021 yılı Eylül- Aralık döneminde yükselen enflasyon karşısında faizleri gerileterek döviz kurunu sıçrattıktan sonra, 2022’nin ilk iki ayında (tıpkı Haziran-Temmuz 2020’de olduğu gibi) kuru olduğu yerde tutabilmek için olmadık yöntemlere başvurmaya başlamıştır (Kur Korumalı Mevduat, emanet dövizlerle müdahale vs). Faiz aracını kullanmamak için ödenen bu bedellerin ilerdeki faturası daha kabarık olabilecektir.

Aslında iktidar sistem dışına çıkmadan deneyebileceği bir seçeneğe sahipti. Bilindiği gibi, “üçlü açmaz” nedeniyle sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir açık ekonomide hem faizlerle hem de kurlarla oynamak mümkün değildir. Üç değişkenden ikisini seçmelisiniz: Eğer dışa açık ekonomiden vazgeçemiyorsanız, o zaman ya faizleri belirler kura karışmazsınız ya da kurları belirler faizleri serbest bırakırsınız. AKP rejimi son 3,5 yıldır hem faiz hem de kuru belirlemeye çalışmış ama her ikisini de tutamaz noktaya gelmiştir. Oysa, AKP’nin bugün asıl istediği şey açık ekonomi koşullarında kur düzeyini belirlemek ve sözde buradan cari açıkları azaltmaksa, bunu sabit kur-serbest faiz eşleşmesi üzerinden yapabilirdi. (Değerli meslektaşımız Prof. Aziz Konukman bunu ilk telaffuz edenlerden olmuştur).

Gerçi kur düzeyini hedeflemenin faizleri hedeflemekten (enflasyonun üzerinde reel pozitif faiz taahhüdü vermekten) daha müşkül bir iş olduğu söylenebilir. Kurları sabit tutmanın döviz çıkışlarına yol açmasını önleyecek bir aracınız yoktur, çünkü sermaye hareketleri serbesttir. Kaldı ki böyle bir durumda uluslararası piyasalarda TL’nin paritesi Türkiye’de olduğunun çok altında kalacağı için de döviz çıkışları beklenenden fazla olabilir. En sonunda iş gelip sermaye akımlarının kontrolüne dayanacaktır. Bizim bunun peşinen gündeme getirilmesine bir itirazımız olamaz; ancak konu Millet İttifakı denilen melez bir neoliberal ittifak olunca işler zorlaşmaktadır. Her durumda şöyle bağlayabiliriz: Ekonomi ve toplum açısından enerji faturasını orta dönemde düşürmenin bir yolu da döviz kurlarını sabitlemekten geçmektedir.

Nasıl bir finansman?

Öncelikle bütçelemede tahsis değil ademi-tahsis ilkesinin çalıştığını ve doğrusunun da bu olduğunu belirtmemiz gerekir. Başka deyişle, belirli gelirlerin belirli giderlere ayrıldığı bir bütçeleme tekniği arkaiktir, feodal dönemlere özgüdür; modern dönemde bütçe dışı bir fon sistemi içinde de çalışır ama bu da başka sorunların kaynağıdır. Doğru olan, devletin harcama önceliklerinin ve bunlara ayrılacak ödeneklerin belirlenmesi ve bunun finansmanı için sağlanacak gelirlerin (yetmezse borçlanma olanaklarının) bir gelirler havuzunda toplamasıdır. Dolayısıyla, münhasıran devletleştirme giderlerine özgülenecek özel gelir/vergi türleri oluşturulamaz. (“Deprem vergileri” bile bu amaçla kullanılamamıştır).

Elbette yeni siyasi yönetim üstleneceği yeni mali yükleri -ki bunlar salt enerji devletleştirmesinin finansmanından ibaret olmayacaktır- karşılamak üzere yeni kaynaklar oluşturabilir veya bütçenin borçlanma limitlerini arttırabilir.

Kaynakların önemli bir bölümünü, savurganlıkların (saraylar, kiralanan lüks idari binalar, lüks arabalar, olayın simgesel ama küçük bir boyutudur) sona erdirilmesi; yolsuzlukların, kamu kesiminin yükünü artıran ihale usulsüzlüklerinin, dövize endeksli KÖİ ödemelerinin, hesapsız örtülü ödenek kullanımlarının, iktidar yanlısı vakıf ve derneklerin bol kepçe desteklenmesinin, Kanal-İstanbul gibi sorumsuz projelerin, vs. önünün kesilmesi gerekecektir. AKP döneminde çok geniş bir harcama alanının denetim dışında kaldığı hesaba katıldığında, harcama kalemlerinin zapturapt altına alınmasının getirisini asla azımsamamak gerekir. Türkiye Varlık Fonu’nun tasfiyesini de bu çerçevede düşünmek gerekir.

Öte yandan “vergi harcaması” denilen ve “vergi sisteminden ayrılan istisna ve muafiyetler” olarak tanımlanabilecek olan vergi ayrıcalıklarının 2022 Bütçesindeki boyutu 336 milyar TL (2022 Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ve Bağlı Cetveller, s.169) gibi devasa bir miktardır. Bu, 2022’de Genel Bütçe Vergi Gelirleri hedefinin yüzde 26,7’sine denk gelmektedir. Bu ayrıcalıkların asıl hedef kitlesi de sermaye kesimleridir; yani bunların önemli bölümünden vazgeçilmesinin geniş halk kitlelerine olumsuz bir yansıması olmayacaktır. Bütçede yapılan “vergi harcaması” tahminlerinin 2023 yılı için 385 milyar TL’yi, 2024 için de 437 milyar TL’yi bulduğunu kaydedersek, bu kalemden sağlanabilecek kaynakların önemi daha iyi anlaşılabilir.

Peki, giderlerden yapılabilecek tasarruflar ile “vergi harcaması” kalemlerinden yapılabilecek dev kısıntılar dışında hangi gelir kaynakları düşünülebilir? Burada iki temel politika aracı bulunmaktadır: Vergileme ve borçlanma. Vergileme yalnızca yeni vergi getirilmesini içermeyebilir, mevcut sistemin yeniden düzenlenmesi de gelir arttırıcı nitelikte sonuçlar verebilir. Örneğin Gelir Vergisinin şimdiki hali sedüler yapıdadır; bunun anlamı, her gelir kategorisinin kendi sedülünde sabit bir stopaj oranıyla vergilenmesidir. Bu durumda Gelir Vergisinin artan oranlılığı sözde kalmakta veya neredeyse sadece ücretlileri ilgilendirir olmaktadır. Gelirleri toplayarak sermaye kesimlerini artan oranlı bir vergilendirmeye tâbi tutmak yoluyla hem vergi gelirleri artırılabilir hem de ücretliler için indirimli özel tarifelere geçiş olanakları yaratılabilir. Keza Kurumlar Vergisini çift oranlı bir yapıya dönüştürüp gerçek mükellef sayısını bugün olduğunun 10 katına çıkarmak pekâlâ mümkündür. Hissedarlara dağıtılan temettü gelirlerinin daha adil vergilenmesi de Gelir Vergisini arttıracaktır.

Doğru dürüst vergilenmeyen alanların yeni vergi türleriyle kapsama alınması da kuşkusuz hem vergilemede adalet hem de mali amaç açısından gereklidir. Bu bağlamda kentsel rantların etkin bir biçimde vergilendirilebilmesi şarttır. Öte yandan servet dağılımındaki büyüyen eşitsizlikler yeni vergileme olanakları yaratmaktadır; servetlerin hem olağan/nominal yıllık servet vergileriyle hem de -koşullar uygun olduğunda- bir kerelik olağanüstü/gerçek bir servet vergisiyle vergileme kapsamına alınması düşünülmelidir. Bunun toplumsal desteğini bulmak zor olmayacaktır; yeter ki servet kaçışlarını frenleyecek düzeneklere sahip olunabilsin.

Borçlanma olanakları bakımından da bir fırsat olduğu söylenebilir. Türkiye’de Hazine’nin iç borçlanma düzeyi yüksek değildir; dolayısıyla devletleştirmelerin finansmanına buradan da takviye yapılabilir. Buradaki sorun, son birkaç yıldır AKP’nin dövize endeksli iç borçlanma günahını işlemiş oluşudur. Bunun asla sürdürülmemesi ve dövize endeksli borçların derhal TL cinsine çevrilmesi gerekir.

Sonuç

MMO “Türkiye Enerji Görünümü 2020” raporunun şu saptamasıyla bitirelim: “Enerji kullanımı vazgeçilemez bir insan hakkıdır”. Dolayısıyla enerjiyi temel bir kamu hizmeti olmaktan çıkarıp sermaye için kârlı bir faaliyet alanına dönüştüren neoliberal reçeteler ve bunların uygulayıcısı siyasi ve ekonomik çevreler bu hakkın kullanımını şu ya da bu ölçüde engellemişlerdir. Türkiye’de elektrik sektöründe ilk serbestleştirme düzenlemesi 1984 yılına gidiyor olsa da özelleştirmede asıl büyük günah 2001 tarihli 4628 sayılı yasayla işlenmiştir. Bu yasa bir IMF dayatması olarak yürürlüğe girecektir ama bu düzenlemeyi tüm sonuçlarına kadar götüren cüretkâr özelleştirmeci iktidar pek “yerli ve milli” AKP iktidarı olacaktır.

AKP iktidarı bunu topluma pahalıya ödetmiştir ama toplumun enerjiye erişimini zorlaştırmanın bedelini şimdi kendisi de çok ağır bir biçimde ödemek üzeredir.